28 Mayıs 2018 Pazartesi

küçük bir hayat...

insan
isteklerini istediklerini sığdırabileceği
kendisinin de sığabileceği sığınabileceği
küçük bir hayat istiyor...

artık...


Tuncay Doğan Kalemoğlu
16. mayıs. 2018, Kanlıca - İstanbul.

30 Nisan 2018 Pazartesi

sizler...

sizler
Atatürk' ü düşünenler misiniz...
Atatürk' ü düşürenler misiniz...

sizler 
Atatürk gibi düşünenler misiniz...
hayır
değilsiniz...


Tuncay Doğan Kalemoğlu
30.nisan.2018,Kanlıca-İstanbul.

18 Nisan 2018 Çarşamba

doğayım ben...

sanki şöyle diyordu bana 
dalgalar ve kıyının toprakları
sabahın kuşluk vaktinde 
sessiz seslerinin çığlıklarıyla...

üzerimi betonla kapattılar benim...
görüntümü de örttüler benim...
sesimi duyan var mı...

beton üzerinde yürümeyi tercih ettiler
doğamın üzerinde yürümek yerine
diri diri gömdüler beni buraya
her yere
duyun sesimi...

şöyle diyordu bana sanki

farkında bile değil hiç kimse
oysa
beni örtecekler üzerilerine
ve benim suyumu dökecekler 
dua ederken
medet umarken
muhtaç kaldıklarında ve gömüldüklerinde...

doğayım ben...


Tuncay D. Kalemoğlu


17. nisan. 2018,
Kanlıca - İstanbul
not.
'' bir gün daha '' yazımdan alıntıdır... 

16 Nisan 2018 Pazartesi

bir gün daha...

saate baktım
sabahın beşini on dakika geçiyordu
uyanmıştım

camdan dışarıyı seyredeyim istedim
zifiri karanlığın koynunda
karşıda Beykoz ışıkları parıldıyordu
havanın berraklığında

bir kuş sesi duydum
camı açtım
bahçedeki ağaçtan geliyordu
neydi cinsi bilemedim ama şakıyordu
öyle böyle değil 
çok şakıyordu
bu sesi satırlarda tariflemek maharet ister 
o kadarıda bende yok zaten
anlamak için güzelliğini 
sabahın sessizliğinde 
duymak lazım bu kuş sesini...
kuş sesi
farklı bir duygu bu
hissetmek gerek...

hava serin ama temizdi
tenimde duydum soğuğunu ve tazeliğini
derin derin ciğerlerime çektim gözlerimi kapatarak
güzeldi
nefes aldım...
soludum...
temiz havayı soluyabilmek
farklı bir duygu bu
hissetmek gerek...

boğaz sakindi 
ama 
ufak dalgalar kıyının üstünde kırılıyordu
son bulurken ses veriyordu kulağa
beton yürüme yolunun altında kalan kıyının dalgaları
dalga sesi 
beton yolun altından geliyordu
duymuyordu bile bu sesi 
betonlaşan yürekler
beton yolun üzerinde yürüyenlerin hiçbiri
Kanlıca' nın doğal sahilindeki 
dalganın sesini...

sanki şöyle diyordu bana 
dalgalar ve kıyının toprakları
sabahın kuşluk vaktinde 
sessiz seslerinin çığlıklarıyla...

üzerimi betonla kapattılar benim...
görüntümü de örttüler benim...
sesimi duyan var mı...

beton üzerinde yürümeyi tercih ettiler
doğamın üzerinde yürümek yerine
diri diri gömdüler beni buraya
her yere
duyun sesimi...

şöyle diyordu bana sanki

farkında bile değil hiç kimse
oysa
beni örtecekler üzerilerine
ve benim suyumu dökecekler 
dua ederken
medet umarken
muhtaç kaldıklarında ve gömüldüklerinde...

doğayım ben...

su sesi...
farklı bir duygu bu
hissetmek gerek...

bir anda ezanlar okunmaya başladı
sesleri geliyordu karşılarda
Beykoz sırtlarından
Çubuklu taraflarından
İstinye tepelerinden
Yeniköy yamaçlarından
çok uzaktı ama neredeyse sanki bir de Sarıyer' den
sabahın dinginliğinde yayılan ezan sesleri
aynı anda onlarca minareden
suları yalayıp 
Anadolu yakasından Avrupa yakasına
Avrupa yakasından Anadolu yakasına
hepsi buluşuyorlardı ortalarda bir yerlerde...
çağırıyorlardı gönülleri ibadete...
ezan sesleri
farklı bir duygu bu 
hissetmek gerek...

bir araba sesi ve yüksek sesli müziği
bozdu doğanın ahengini
ardından bir erken saat sabah otobüsü
içinde insanlar
kuşluk vakti kalkmak zorunda olanlar...
işlerine gitmekteydiler
biliyorum 
çoğu uykusuzluktan ayakta uyumaktaydılar
düşmeyeyim diye tutunurken bir yerlere...

bir karaltı 
kocaman bir gemi silüeti geçmeye başladı uzaktan
bir yük gemisi
ya da bir tanker olmalıydı
sadece kıç tarafında bir kaç ışık gerisi karanlık 
büyük bir demir yığınıydı
motorunun sesi çok derinden geliyordu homurdanırcasına 
kocaman...
ardından
bir tane daha bir diğeri daha
sonra
yakınından bir balıkçı motoru ve içindeki adam
küçücük...
tören geçidi yapar gibi bana 
geçmekteydiler önümden 
boğazın bitmeyen yükü

hepsi 
boğazın Beykoz koyunda toplanmıştı bir anda
sabahın erken başlayan saatinde 
beşi on geçe ile
beşi yirmi dokuz geçe arası
tüm sesler
kuşlar
dalgalar
arabalar
otobüsler
ezanlar
tankerler
hepsinin sesleri bir arada...

bir anda 
önce kısa aralıklar ile ezan sesleri kesildi peş peşe
tankerler geçti gitti
arabalarda otobüslerde ara verdi
ama kuş sesi ve dalga sesi devam ediyordu
güzellerdi
hepsi doğanın sesleriydi
doğanın sesi iyidir
doğa sesi
farklı bir duygu bu
hissetmek gerek...

gökyüzü ve deniz 
gri ile mavi arası bir renk olmaya başladı yavaşça
kanatlanıp uçarken kuşlar 
görünmeye başladı hepsi ufukta
yüzen gemiler de denizde
hem 
önde suyu yaran burun köpüklerinin beyazı
hem de 
kıç tarafında dümenin yardığı beyaz köpükler
belirginleşmişti artık
mavinin içinde siyah beyaz...

sahilde bir ağaç durur burada
o da netleşti birden
baharın gelmesiyle yeşillenen dallarının arasında yapraklar
bir uçurtma takılmıştı geçen gün
uçarken birden
yeşillerinin arasında rengarenk ve masum
onu uçurtan çocuk gibi
üzerinde kocaman açan bir çiçek gibi
tepesinde öylece durmakta
sessizce...

önümdeler
resmedilmesini seyrettim koltuğumdan tümünün 
tan ağarırken kuşluk vakti
tarifledi gözüm hepsini seyrettikçe
filim gibi... 
resim gibi...
satırlarımda ki gibi...

sahiller netleşti karanlık silüetin içinde artık
ortaya çıkmaya başladılar yavaş yavaş
sanki birisi geldi
eline fırçayı aldı boyadı
öncesi
gecenin rengiyle siyah bir tuval gibiydi etraf
sonrası
ağır ağır renklenmeye başladı her taraf 
gri
mavi
yeşil
sarı
kırmızı
beyaz
birer birer
fırçayla boyar gibi...

sanki birisi...
birisi...
kim ki...
doğayı her gün sürekli böyle boyayan kim...

yeni gün başlamak üzere 
sabahın altısı artık
buna 
tan ağarmaya başladı denir şiirlerde
hayat başlıyor dedim 
kendi kendime...

birden
Çubuklu İstinye arası arabalı vapurunu gördüm
anladım ki 
zaman geçmiş farkında olmadan 
artık sabahın yedisi
şehir ayaklanmaya başladı bir güne daha
gitme zamanı artık
yollara düzülme anı bu dakikalar İstanbul şehrinde
şehr-i Sıtanbul...

bu bir şanstır 
hayata ve yeni bir güne daha başlamak...
soluk almak...
günü yaşamak...
kalan kadar...
geride kaç gün ise kalan...

yaşamı görmek ve sesini duymak 
farklı bir duygu bu
hissetmek gerek...

bir gün daha...



Tuncay D. Kalemoğlu
17. nisan. 2018, Kanlıca / İstanbul, 05.10





15 Nisan 2018 Pazar

koyver gitsin...

dev tankerler kadarsa hayalin 
hedeflerin...
küçük balıkçı teknesi kadarsa mutluluğun 
keyfin...
tabiatın yeşili denizin mavisi ise yaşadığın 
dünyan...
martıların kanatları kadarsa özgürlüğün
sevgin...
seni heyecanlandırıyorsa bunlar...

hele birde üstüne  
akıl ve vücut sağlığında varsa...
korkma...

koyver gitsin...

Tuncay Doğan Kalemoğlu
15. nisan.2018, 
Kanlıca - İstanbul




15 Mart 2018 Perşembe

şehr-i Sıtanbul ve İstanbul şehri...

o zamanki yaşamadığımız ama duyduğumuz...
bu zamanki yaşadığımız ve yorulduğumuz...

bir yanda bir zamanlarda ki şehr-i Sıtanbul
Nedim' in...
diğer yanda bu zamanlarda ki İstanbul şehri
hepimizin...

sakladıklarıyla koynunda
sırlarıyla...
sevdikleriyle...

anlamaya çalışıyorum bildiklerimi
ara sıra bakarken görüyorum onun
sakladıklarını...
sevdiklerini...
sırlarını...
ama fark etmiyorum bile bilmediklerimi...
muhtemelen 
çoğunun önünden geçip gidiyorum
anlamadan değerlerini...

bazen 
gördüklerimi yazdığımı sanıyorum
oysa 
hem şehr-i Sıtanbul 
hem de İstanbul şehri
bilebildiğim ve görebildiğim kadarını yazdırıyor bana

ve yazmamı istediklerini...


Tuncay D. Kalemoğlu
www.tdkalemoglu.blogspot.com
25. mart. 2018, 
Kanlıca / İstanbul.

sormak gerek bıyığının tütün sarısına...

başkadır İstanbul' da sabah...

kimine ızdırap
kimine keyif
kimine de sabah uykusu bankın üzerinde
bu gün yaşlı adamın yattığı gibi
Beşiktaş vapur iskelesinde

öylesine uzanmış tahta bankta
sabahın sekiz otuzu
elleri birbirine kenetli birbirini tutmakta
ayaklarını uzatmış ve çapraz üst üste
uyumakta
bihaber koşturarak yanından geçenlerden
rahatsız bile değil 
bizi bırakıp giden motorun sesinden
dinlenmekte
öylece sessizce ve derinden...

ilk defa orada gördüm onu
daha önce ne bank dikkatimi çekmişti 
ne de orada yatan biri
eğer ilk defa ise onun için orada sabahlamak 
bu demektir ki 
nerede akşam orada tahta bank...

bilinmez
bazen cehennemdir sıcak ve yumuşak yatak birine...
bazen cennettir sert ve tahta döşek diğerine...

bankta yatan yaşlı adamın durumu mu
konuşsa kim bilir neler anlatır...
sormak gerek bunu ona

sakalının beyaz rengine...
bıyığının tütün sarısına...


Tuncay D. Kalemoğlu
15. mart.2018,
Beşiktaş / İstanbul