29 Aralık 2010 Çarşamba

CAN...CAN SADECE BEDENDEN BESLENMEZ...

'' tek kanat ile uçmak isteyenlere...TDK '' 

can
bedende vardır 

beden cansız yapamaz
ikisi birbirini tamamlar ama
hiç birisi ne tek başına 
ne de birlikte anlamlı olamaz...

sağlıklı beden vardır
sağlıksız olanı da
kimi sağlıklı görünen bedenin 
bazen sağlıksızdır görünmeyeni...

bu üç aşağı beş yukarı böyledir
yaşayanlarda dünyamızda

fark
sadece dışkısını çıkaranlar dışında düşünende...
fark
düşünenler arasındaki düşüncede...
fark
düşünen bedenin aklında...

huyunda
inancında
karakterinde

akıl
canı ve bedeni besleyendir yediğinin dışında
akıl
düşünen cana sağlıklı beden verendir her şeyin başında
akıl
yorum ve sonuç getirendir sonunda

eğer
düşünmeyen
yorum yapamayan
yanlış yapan aklı taşırsa beden
çare yok
işine gelenin genelde
başkalarının yükünü taşır ezelde...

beden yaratan ve yaratılan ile can bulur...
can ve beden ilim ile yol bulur...
pusulası bedenin akıldır ilimdir ama
inanç
değer kavramı
içgüdü
akıl pusulasının hassasıdır… 


yoksa insanda hassas ayar eğer

ne akıl kar eder
ne para
ne inanç
ne içgüdü
ne beden
ne iftira
ne de can...

hata yapan beden ve canı akıl
hata yapan aklı ve bedeni inanç ve değer
hata yapan inancı ve değeri içgüdü hassas ayardan geçirir
hassas ayardan geçirilemeyen 
Can
akıl
inanç
değer
bedene bedel öd-ettirir...

gün olur bir gün gelen başa
can bedenden yol alır...

eğer yaşam birilerinin dediği gibi sadece tek kanatlı 
akıl ise
mantık ise 
matematik ise 
ya ortalarda kalır beden doğal olarak kimsesiz
karışır gider sahipsiz bir gidere...
ya da birileri ilgilenir
pamuk tıkarlar son nefesten sonra son gidene
son gidere...
ardından toprak dökerler üstüne kokmasın diye...

bunun dilimizde gerçekçi  
dillerinde realist yaklaşımla tarifi böyledir o zaman...

eğer yaşamda ikinci kanat da var ise 
inanç ile
Allah ile
değerler ile
son nefesten sonra inancın eşiğinden taşırlar bedeni içeri
ibadet yerine...
ve beden aynı eşikten geri alınır dualar ile dost omuzlarda dışarı
defin yerine...
ne senin ne benim ne bir diğerinin bilemediği sır olan
bir başka sefere...

bunun dilimizde manevi
dillerinde spiritual  yaklaşımla tarifi böyledir o zaman...

akıl bilim ve ilim
inanç ibadet ve değerler
iki kanat gibidirler... 
tek kanatla uçulmaz ki...

kim bilir
kaç Can
kaç akıl
kaç beden
güçsüz ve zorda kaldığı zaman bir gün
arzulanmayan istenmeyen bir sebepten...
acizi-yet
güçsüzlük
ve zayıflığın dayanılmaz zavallılığında
anlamıştır o zaman kullanılmış-lığını ve tek kanadın eksikliğini
belki de o an uçamadığında
dönüp bakıp ardına soracaktır birilerine
tek kanat ile uç diyenler ve onu bana takanlar 
nerede diye...

dökülen bardaktaki su ne kabını doldurur artık
ne de yapılan hata geri kalan yaşamı...
o an ve sonrasında
ne akıl yeter
ne karakter
ne inanç
ne içgüdü
ne değer
ne iftira
ne de can 

işte muhtaç olunan hassas ayar

ve gerekenler fark edilir o zaman
ama 
iş işten geçer ömür tükenir 
biter o an...

herkes
bedeninin
canının
aklının
bilimin
inancının
değerlerinin kıymetini bilebilseydi eğer
ne farkı kalırdı her birinin bir diğerinden...

satırların tariflediği bir ad olan Can vardır...
satırların tariflediği bir taşınan can vardır...

yoksun ise beden bu gerekenlerden 
sadece yiyen içen-dir dışkılayandır Can...
beden vardır sadece görünende 
Can da içindedir...


gel gör ki beden ve can 
bu gerekenlerden yoksun ve boşlukta ise...
onu birileri gelir doldurur 
ona ait olmayan başka inanç ve değerler ile...

ve artık kullanılandır  ondan sonra  birilerince...
veya kullanılmayacak kadar değersiz bile olabilir kimilerince... 



Tuncay D. Kalemoğlu
Aralık.2010, Antalya.

20 Aralık 2010 Pazartesi

KAPI EŞİĞİ...BİN SAYGI...

'' Bakıp göremeyenlere...Görüp anlatabilenlere... TDK ''

kimler gelmiş...
kimler geçmiş...
aslında ömürler bitmiş geçerken eşiklerden...

aşınan kapı eşiği
bizim eşiklerimiz...
geçenler insanlarımız
biten ise ömürlerimiz...

dili olsa konuşsa
anlatsa bin doğruyu
bin yalanı
aşınan kapı eşiği...

kaç eşikten geçmiştir can taşıyan bunca beden
fark etmeden...
kaçımız geçmişizdir kimbilir hangi eşiklerden
kıymet bilmediğimiz ömürlerimizi tüketirken...

ve
devamında yaşanmıştır yeni eşikler
ve tükenecek ömürler sıradaki bir sonrakiler ile beraber...

eşik birine resimletir
resimler bir diğerine yazdırır
gören ve okuyan göz düşünür
düşündürür
aşınan eşiktir ama asıl yitirdiğimiz
ömürdür...

kaç bakan göz görmez
kaç gören göz düşünmez
bilinmez...
ama eşik halen yerindedir her zaman
geçerken üstünden onca taban...

saygı hak eder fark edemeyen bunca göz arasında
eşiği fark eden...

sergileyen göze
onlarca saygı...

görebilen göze
yüzlerce saygı...

anlayabilen duygu akıl ve '' engin '' göze
binlerce saygı...

ve sevgi...

akıla
sanata
sahip olan yüreğe...

Tuncay D.Kalemoglu

17 Kasım 2010 Çarşamba

ACI DOĞRU SÖZ ÖNCE YÜREKTEN GİRER...

'' kendi gerçeklerinin(!) dışında olan gerçeklerden kaçanlara...(TDK) ''

acı doğru söz kulaktan önce
yürekten girer...

kimi doğru söz yanlıştır
duymayı istemeyene
doğru olmasını dilemeyene
kimi doğru sözün bilinsede doğruluğu
girsin istenmez sağır olmak isteyen
yüreğe

ama çare yok
kulak duymuştur söyleneni artık
göz görmüştür yazılanı
en katı yürek
en acımasız akıl
kesememiştir önünü başka yüreklerin
sözünü

doğrudur
yanlıştır
tartışılır artık
her akıl kendi doğrusunu bulur
ne iftira atmak
ne inkar etmek çaresizce
ne basit bahaneler aramak zayıf bedenleri rahatlatmak istercesine
ne de yalan demek kabul etmemecesine
fayda etmez
söylenene
söyleyene ...

artık kendisi ile beraberdir vicdanlar
unutmak
görmemek
görememek ne mümkün
akıl ve yürek tartacak ömrünce
buna '' vicdan muhasebesi '' diyor
büyükler

ya dil söyleyecek bir gün
itiraf edecek
ya düşünceler bedenle toprak
olacak

ne geçen yılların hatası
ne akılsız başların cezası
engellemeyecek
engelleyemeyecek
olanı
biteni
yapılanı
yapanı...

düşünülürse kaç kişi vardır diye bu satırların muhatabı
çevremizde
ilk kimdir yakınımda diye merak ederse göz bakar
belki de
ilk göreceği kendisidir aynada görebildiği kadar
sanmayın bu '' satırların yazanı '' mükemmeldir ve bu sebepten yazar
hayır
onun da aynaya baktığı çok olmuştur aklının erdiğince ve gördüğünce
bu güne kadar...

erdem
dilde olmayacak gerçekte boş nutuklar atıp birbirlerini eylercesine
yeri yürekte
ne sahte gülüşler ne yapmacık deyişler saklayamayacak yaşamlardaki
olanı
biteni
yapılanı
yapanı
ya dil söyleyecek bir gün gerçeği haykırarak
ya da yürek saklayacak ömrünce sahibinin kısık silik sesini

kaçarı yok
olan olmuştur yaşayacak her ölümlü bunu
koyacak yüreğinin bir köşesine duymamak görmemek okumamak için
ya yüreksizlikden
ya sapkınlıkdan (*)
ya çaresizlikden
ya kişilik zafiyetinden
ya da gerçekten kendince sebep olan gerekliliğinden inancından

kaçacak...

belki de sadece
sadece kendisinin bildiği sır olan ve yüreğini yakan

gerçeğinden...

Tuncay D.Kalemoğlu
Kasım 2010

***

(*)sapkınlık ,(alıntıdır) http://www.eksisozluk.com/ ... :

sapkınlık bireyin kendi iradesiyle, kendine sunulan "dogru yol" dan, normlardan, kurallardan, genel yargılardan sapması ve kendi içindeki yolculuga çıkma cesaretidir.

sapkınlık, uymacılığın ya da uyumun zıt anlamlısıdır. grubun belirlenmiş davranış kalıpları olan normlardan ayrılan davranış veya görünüm şekilleridir. grubun veya toplumun beklentilerinin standartlarını çiğnemektir.dolayısıyla sapkın olan ve olmayan bütün davranışlar sapkın olanın ve uygun (uyumlu) olanın belirlendiği bir toplumsal inşaya dayanırlar. doğuştan gelmez, toplumsal etkileşim sırasında öğrenilen bir davranıştır. dolayısıyla hiçbir davranış tek başına sapkın olarak adlandırılamaz, sadece belli bazı normlarla ilişkisi açısından sapkın olabilir. her zaman olumsuz bir anlama sahip ya da suç niteliği taşıyor olmayabilir. zamana, içinde yaşanılan topluma, toplumun kültürüne göre değişir.

15 Kasım 2010 Pazartesi

ÇAYDANLIK SESİ...

bilir misiniz
nedir '' çaydanlık sesi '' sobanın üzerindeki
kaynarken fokur fokur
damlalar düşerken kızgın demir üstüne
buhar olurken
zıp zıp zıplarken
ve yok olurken yaşamımızdaki zaman anlar gibi yıllardır

doğru
buharın gücüdür aklın yoludur bakarsan bu gözle
gelin anlatmaya çalışayım size
birde benim gözümle

sevgidir
yaşanandır bana sesi çıkan buhar
zıplayan soba üstünde su damlaları
ısınırken kenarında
konuşurken karşısında
baba ocağında ana kucağında
güvende

huzurla
çocukluğumuzdaki gibi bu bayramda yıllardan sonra
baba ocağında ana kucağında


yerken

biber dolmasını
yaprak sarmasını
içerken

mercimek çorbasını
dinlerken

soba üstündeki '' çaydanlık sesini ''

kahkaha seslerine karışır sohbete dalmışken
özlerken beraberken yıllardan sonra
onun sesi aynı görüntüsü de
ama bizler

farklı
yaşlı
yaşlanmak üzere
yüzler değişmiş eller buruşmuş
ama
soba da aynı
çaydanlık da aynı eşyalar da neredeyse
ama

gönüller sevgiler
onlar aynı değil
güzel
ama daha bir güzel...
farklı
ama daha bir farklı...


kıymet bilen daha çok beraber olmak isteyen
üşünmesin diye omuzlara çekilen yorgan altında
bir çift bildik elin korumasında
baba ocağında ana kucağında
halen
ve halen yıllardan sonra...


şükür ki bir aradayız ve gülüyoruz tadına vara vara
yaşarken daha

yaşam kredimiz bitmeden
sofra başında
yatak ucunda
binlerce kere şükür ederken 

elimizdekilere 
beraberliğimize 
yaşadıklarımıza
bunca yıllardan sonra

işte
sevgidir huzurdur güvendir
'' çaydanlık sesi '' ...
baba ocağında ana kucağında ...
şükür
gene tattık bunu da bu bayram da
yaşam kredimiz varken daha

çaydanlık şarkılarını dinledik tekrar 

yıllardan sonra'' çaydanlık sesi '' 'nin arasında 
çocukluğumuzdaki gibi
ders çalışırken
sofra kaynarken bu bayram da


eski radyo çalarken 

mızrap tamburun teline vururken
ses nihavent makamında söylerken
Osman Nihat Akın üstadın gönlünden
bestesinde dediği gibi

'' geçti hayal içinde bunca yıl bir,bir gün gibi

en eski hatıralar daha henüz dün gibi... ''

dinlerken

'' çaydanlık şarkılarını '' ...
dinlerken
'' çaydanlık sesini '' ...

Tuncay D. Kalemoğlu
15 Ocak 2006, Eğirdir

8 Kasım 2010 Pazartesi

BENİM RİTÜELİM...ON KASIM...HİSSETMEK LAZIM HASAN AĞABEY...

'' Atatürk rozeti ve resmi takıp-asıp,onun yok edilmesini ve yok etmek isteyenleri farketmeyenlere...
Hissetmeyenlere...TDK ''
BANA AİT MEKAN'DA,
BANA AİT OLAN RİTÜEL...

Tarih 9.Kasım 2005.
Saat 23 civarı.
İstanbul'da bir otel odası.
Gece yarısına az kala oğlum ile görüşmüştüm,
''Hadi baba gel artık '' demişti...
Ertesi gün saat 10.30 'da bir iş görüşmesi vardı.
''Bitsin geleceğim. '' demiştim ona,hatırlıyorum.

Gazi için ilk satırlarımı o gece yazdım.
Satırlarım ile yalnız kaldığım ikinci gece...
Tek başıma,her zaman olduğu gibi...
Saat 24'ü geçe aklıma gelmişti Gazi ve kelimeler dökülmüştü ardından.
Gece yarısı,
sabaha karşı...

Aynen bu gün olduğu gibi...
8.Kasım.2010,saat 23 civarı,Muğla'da bir otel odası.
İş seyahati.
Her ne hikmetse gecenin sessizliği ve sakinliği yazdırıyordu bana...
Beş yıl geçti.

Aslında o gün yazı yazmaya başlayalı daha on iki gün olmuştu,
29 Ekim 2005'den 10.Kasım.2005'e kadar.
O sabaha karşı satırları tamamladığım zaman saat dört civarı idi.
Başlığı koydum,

'' HİSSETMEK LAZIM HASAN AĞABEY... ''

***

Beşiktaş'da yapılacak yeni bir otel inşaatının bizimle ilgili iş toplantısına yaklaşık 6,5 saat vardı.Kalktım gittim desen üç saat uyku kalmıştı geriye.O an Dolmabahçe'ye gitmeye karar verdim.
Beni otelden alacak arkadaşa mesaj çekip erken gelmesini söyledim.
Sabah sordu,

'' Nereye ? ''
'' Dolmabahçe Sarayına gideceğiz önce ''
dedim.

***
Arabayı park ettik,
öğrenci ve halk kalabalığı ile Dolmabahçe kapısından içeri girdik.
Uzaktan kalabalığın değil birkaç başka insanın yürüdüğü merdivenlere yöneldim.

Görevliye,

'' Günaydın '' dedim ve devam ettim...
Karşılık verdi ve bir şey sormadı.

İçeri girince sandalyeler ve bir kürsü vardı.Belli ki sunum olacak idi.Saat dokuza on dakika civarı kadar olmalı idi.Kürsü arkasında bir kapı,iki görevli,ve içeri giren bir kaç kişi vardı.
Arkadaşıma,

'' Beni takip et '' dedim ve kapıya gittim.
'' Nereye '' diye bağırdı arkamdan.
'' Gazi'nin odasına '' dedim...

Kapıda ki görevliye,

'' Yukarısı kalabalık mı? '' diye sordum.
'' Evet '' dedi.
'' İyi '' diye cevap verdim ve içeri yürüdüm...
Geri dönüp arkadaşıma ,
'' Beni takip et. '' diye seslendim.Arkamdan yetişmek için koşturuyordu.

İçeri girerken tam önümden koşarak bir bey,elinde çiçek,hızla merdivenlerden yukarı çıkıyordu.Belli ki Ata'nın odasına gidiyor idi... Arkasından hızla yürüyordum,arkadaşımda benim ardımdan.
Birden öndeki bey durdu ve bana,

'' Kimsiniz siz '' diye sordu.

Tereddütsüz elimi cüzdanıma attım,kimliğimi çıkarttım,ve adımı söyledim.
Ve ardından,

'' Lütfen bizi Ata'nın odasına götürün. '' dedim.
'' Peki '' diye cevap verdi...

Kimliğime bakmamıştı bile...
Uzattığım mesafeden en az üç metre ileride durup bana bakıyordu...

Haklıydım,
Gazi'nin son nefesini verdiği odaya gidiyordu ve biz de oradaydık işte...
Tören saatine belki de beş dakika kalmıştı.Kendime ufak ufak yer açtım ve ön taraflarda bir yerde durdum.Bir dolu insan arasında tanıdığım tek kişi Halit Kıvanç idi.Yanında on yaşlarında bir erkek çocuk,elinde çiçek,saat 09.05'i bekliyorlardı,diğerleri ile beraber.

***
Tören bitti,
hemen dışarıdaki salona başka bir seronomi için davet ettiler.
Herkesin çıkmasını bekledim,arkadaşıma küçük kameramı verdim ve beni görüntülemesini söyledim.
Ata'nın yatağının baş ucunda kendimce saygı duruşumu yaptım.
Ve oradan ayrılıp çıktık.

Her şey yaklaşık yirmi beş dakika da olmuştu...
Oraya beni götüren sadece ve sadece istemem ve kararlılığım idi...
Hiç bir engel önüme çıkmamıştı,
daha doğrusu çıkamamıştı...
Ne bir gizlilik ne de bir kaçamak yapmıştım.
Her görevliye ya selam vermiştim,ya kimlik göstermiştim,adımı söylemiştim.
Arkadaşımın dediğine göre bana geçip giderken selam veriyorlarmış.

Evet vermeliydiler.
Onlar benim kararlı duruş ve soruşlarım ile beni mutlaka bir görevli sanmışlardı.
Bazıları gibi...
Komik...
Evet ben onların düşündüğü gibi bir görevli idim.
Ama resmi veya herhangi bir görevli değil,
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün düz bir vatandaş görevlisi idim...

Hem bu duygu,
hem sabahın köründe yazdığım satırlar,
hem de her ne derseniz deyin...
Bana oraya gitme hakkını vermişti...
Aslında bu hakkı ben kendime vermiştim...
Ve gittim de...

Ne konuşmalar,
ne törenler,
ne söylenen onca sözler,laflar,
ne de atılan nutuklar umurumda değil idi.
2005...
Otuzsekiz den bu yana 67 yıl...
Bu nutuklar atıla atıla
ne Gazi'yi,
ne kurduğu Cumhuriyet'i,
ne de silah arkadaşlarının döktükleri kanın değerini anlamıştık...
Ne de korumuştuk...

Bu gün 2010...
Durum aynı değil,
daha vahim...

Devşirilen sözde çağdaş akıl sahipleri ve bağnazlaştırılan sözde dini inançlar sahipleri,aynı ''el adamı '' nın (larının) farklı oluşumlarında,ki bunun böyle olduğunu kabul ettiremezsiniz bile kendilerine,kendi değerlerimize konmak yerine başkalarının değerlerine tüner-lerken,
( http://tdkalemoglu.blogspot.com/2010/10/tuner.html ),
sonunda onun,
yani Gazi'nin ve bu Cumhuriyet'i kuran Kuvayi Milliye ruhunun ne kadar gereksiz olduğunu bile konuşur oldular...

Ama,
Kazanamayacaklar...
( http://tdkalemoglu.blogspot.com/2010/09/kazanamayacaklar.html )

***

Ben o gün,
Gazi'nin son nefesini verdiği odada ve yatağının baş ucunda,
kendimce,
Gazi'ye,bana ve ülkeme ait bir mekanda kendi ülkemin değerlerini bir kez daha hissettim...
Cumhuriyet'imizin kurucularından birini ve fedakar evladını son nefesini verdiği yatağında andım,teşekkür ettim,saygımı gösterdim...
Ve
orada kendi ritüel-imi uyguladım...

'' EL ADAMI '' nın mabedinde '' EL ADAMI'' nın ritüelini uygulamak yerine...

Tuncay D.Kalemoğlu
10.Kasım.2010,Muğla.

***

HİSSETMEK LAZIM HASAN AĞABEY...(10.Kasım.2005,saat 04.00-İstanbul)

işte şu an orada hissedenler
dokuzu beş geçe
orada olamasalar da
ancak
kabul
abartmadan
tabulaştırmadan
ama unutmadan da

yüzüme bakıp
biraz abartmıyor musun demiştin
Hasan ağabey
belki haklı idin ustam
ama bırak da biraz abartayım bu gün
bu günün şartları abarttırıyor bana
ve seninle beraberken yaşadıklarım
aslında benimkisi abartılı geliyor sana
hiç hissetmeyenlerin
başkalarını hissedenlerin yanında
Hasan ağabey

yoksa
vallahi de billahi de ben kendi halimde biriydim
ve de hala öyleyim
bilirsin
sahi bilir misin

demiştim sana
ben düz bir adamım
sadece dilimi tutamıyorum bazen
duygularımı da
ama
böyle hissediyorum iste zorla değil ki
bu günün şartları abarttırıyor
Hasan ağabey

sadece rozet takmak da yetmiyor
resmini de duvara
hele bayrak dikmekle
hiç
hissetmek ve anlamak da gerek
yoksa
kurtuluş yok galiba

etrafım dolu olsa gerçekten anlayanlarla
tanrı şahidim olsun
sesim çıkmaz işime bakarım
ya da yaşamıma
ama korkum
ne işimiz
ne de yaşamımız kalacak böyle giderse
ne tarlamız
ne vatan
ne de vatan toprağı
erozyon gibi yavaş yavaş yok olup gidecek fark edilmeden
ancak yazık
farkında değil çoğusu
alacaklar hepsini elimizden
yobazın dan sivil örümceğine
bütün tanıdıklarım çapa yaparken el oğullarının tarlasında
senin bildiğin tarlalar da
Hasan ağabey

yoksa benim ne isim var bunlarla
boş vaktim olsa kafamı kaşıyacağım
ya da olacağım beni arayan oğlumun yanında
Hasan ağabey

ama tanrı aşkına
bugün izin ver bana hiç değilse
şu beş on dakikalığına
hissettiğim kadar abartayım kendimce
paylaşayım birileriyle
inan bana derdim bir paye çıkartmak değil
yada bu yolla bir yerlere yamanmak
yaranmak hele hiç değil
kabullendirmek değil kendimi paylaşmak istemekle
bilirsin
olsaydı öyle zaaflarım terk etmezdim
seni de
Gazi’nin işaret ettiği bana uymayan

senin yerini de

ama yazıyorsa bu kalem sabahın kör saatinde
galiba sebep olan şu ki
duygu gerek
iç güdü gerek
hissetmek gerek
Hasan ağabey

belki düşündürebilirim birilerini
düşünmeyenleri
öyle olması gerekenleri
derdim benim ülkem ve ülkem insanı ile
Hasan ağabey...

inan bana yok başka bir düşüncem
sadece etrafımda paylaşacak birilerine ihtiyacım olduğundandır
bilirsin
yapmam
söylemem hissetmediğimi yüzde doksan
yüzde on da benim marjım olsun hatalarım için
Hasan ağabey

ama ne olursun şimdi
su an
beş on dakikalığına
bırak abartayım ve hissedeyim kendimce
zaten yalnızım
rol yapacak halimde yok kimseye
sonra işlerim var kendimce
gideceğim
Hasan ağabey

birileri düşünürse diye
yalap şap değil
gerçekten düşünürse diye yazmamın sebebidir
gel sana bir sırrımı vereyim
bende şaşırıyorum yazdıklarıma
daha doğrusu nasıl yazabildiğime

hiç bilememiştim kalemin bu kadar güçlü olabildiğini
hiç bilememiştim kalemle bu kadar güçlü olunabileceğini

ama
galiba sebep olan şu ki
duygu gerek
hissetmek gerek
Hasan ağabey

çok yakın şu an dokuzu beş geçeye
sanırım biraz
ufaktan ufaktan içim sızlıyor
bırak abartayım hiç değilse beş on dakikalığına
sirenler çalmadan
gözler yaşarmadan
takiyyesiz
içten
sonra gideceğim,
işlerim var zaten
Hasan ağabey

Tuncay D.Kalemoğlu
(10.Kasım.2005,saat 04.00,arşiv den,

http://www.ucnokta.com/modules.php?name=Encyclopedia&op=content&tid=767 TDK-ucnokta.com )

***

'' Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün milli değerlerinden,silah arkadaşlarının hayatlarını feda ettikleri allah ve vatan sevgisinden yoksun olanlar,
bir gün bunlara ihtiyaç duyarlar ve muhtaç kalırlar...
Tuncay D.Kalemoğlu. ''

***

20 Ekim 2010 Çarşamba

AB ( Avrupa Birliği ) MASALI...

Size bir dostumdan gelen (Metin Gündüz ) AB-Avrupa Birliği ile ilgili bazı güncel bilgileri aktaracağım.
Ve,
kendisi ile tanıştığım zaman konuşmasını izniyle kayda aldığım araştırmacı yazar Ersal Yavi 'nin
'' AB nin Önlenemeyen Düşüşü '' adlı kitabı hakkında kısa bir konuşmasını ekleyeceğim...

Aşağıdaki ve ekteki bilgiler bize şunu düşündürebilir...

batıdan ve onun düzeninden medet umanların
devşirilenler-in
akılları vaftiz edilenlerin
kandırılanların
aldananların
zayıf olanların
onların maddi manevi sundukları her türlü kararlara uyanların
ne karar verme hakları vardır

ne güçleri vardır
ne de onurlu bir duruş sergilemelerine imkan vardır...

Zaten '' El Adamı '' ndan medet umanlar

onun parasından yararlanmak istemekle
sisteminin altına girmek ile
gel benim sistemimi de sen düzenle demek ile
onurlarını da yitirmiş olmaktadırlar...

(TDK)''

Elbette aksi fikirler olacaktır.
Ama dünyada kontrolü ekonomik-siyasi güç ile kurmaya çalışan bir gücü algılayamamak,
algılayıp da kabul etmek
ve bunu savunmak,
öyle veya böyle içinde olmak ne demektir,
adını sizler koyun...

Bunu '' AB-Tabuta Çakılan Son Çivi '' kitabı ile Yılmaz Dikbaş pek güzel anlatır...

Önce Metin Gündüz'ün gönderdiği iletiyi (altta ekte) okumakta yarar var.

Ardından gelin bir de araştırmacı yazar Ersal Yavi 'yi ,
yaşadıklarını ve bildiklerini aktardığı,AB ve kitabı hakkında yaptığı kısa bir konuşmada dinleyelim...
Aşağıda ki hatta giriniz lütfen.
On dakikanızı alır...

***
You can watch it here:
http://vimeo.com/12358542

ERSAL YAVİ-Necla Yazıcıoğlu Yavi (2) ile -AVRUPA BİRLİĞİNİN ÖNLENEMEYEN DÜŞÜŞÜ- Kitabı hakkında sohbet...TDK,27http://vimeo.com/12358542

"Kitap Tanıtımı (2) :Araştırmacı Yazarlar ERSAL YAVİ-Necla Yazıcıoğlu Yavi (2) ile -AVRUPA BİRLİĞİNİN ÖNLENEMEYEN DÜŞÜŞÜ- Kitabı hakkında açıklaması...TDK,27.Mart.2010'' Hak,hukuk,uygarlık,temel şart,doruk kararları derken;neo emperyalizmi sömürgeci küreselcilikle özleştirilen bu oportünist liderler,yüksek iç maliyetler nedeniyle bölgesel yatırımları AB dışındakiçağdaş köle toplumlara yönlendirilerek, ÖNCE ÜYE VE ADAY ÜLKELERİ,SONRA DA KOZMOPOLİT VE DEPOLİZİTE ETTİKLERİ KENDİ HALKLARINI ALDATTILAR.USA patentli '' Hire and fire (işe al ve at) modasıyla işsizlik,umutsuzluk ve yolsuzluk kol gezerken,400.000 bilim adamı AB yi terk etti."
Involves Tuncay D.Kalemoglu.

***
siz bakmayın etrafınızdakilere
onların alımlı ve çalımlı tavırlarına
söyleşilerine
yürüyüşlerine
onlar kendileri kadar
sizi kandırabildikleri kadar
kullanıldıkları kadardırlar...
( TDK )

***
Başkalarının değer ve akılları ile yönlendirilenlerin ve
ulus değer ve inançları zayıf olanların
onuru

onursuzluğu
kişiliği
kişiliksizliği
ya kendileri kadardır
ya kendileri gibi olanlar kadar
ya da efendilerinin öğrettiği verdiği izin kadardır...
( TDK )


----------------------------------------------------------------------------------------
EK;

Avrupada Lizbon Antlaşmasını(Anayasa) Değiştirme girişimleri (Güncel yorum)


Bugün(18 Ekim 2010 ) Fransanın Deauville kasabasında Almanyadan Angela Merkel ve Fransadan Sarkozy nin katılımıyla Avrupa Birliği Maliye Bakanları bir araya geldiler .
Avrupa Birliğinin içine düştüğü çok zor Ekonomik Bunalımdan eğer 2013 e kadar çıkabilirse ...ki iyimser bir yaklaşımla , çıkabileceğini umut etmekteler .

Tartıştıkları ve yüzeyde anlaştıkları temel konu :
Avrupada BÜTÇE ve BORÇ BATAĞININ TEKRARLANMAMASI İÇİN Avrupa Birliğinin Anayasası olarak kabul edilebilecek LİZBON ANTLAŞMASININ mali yükümlülükler bölümünde DEĞİŞİKLİK YAPILMASI GEREKTİĞİ KONUSUNDA prensipte fikir birliğine varılması .
Düşünülen (ANAYASA) DEĞİŞİKLİĞİ KISACA :
Üye ülke yıllık bütçe açığının GSYİH(Gayri safi yurt içi hasıla) nin % 3 ünün altında olması ve Toplam Borcunun ise GSYİH nin % 60 ı nı geçmemesi Maastricht Kriterlerine uymayan ülkelerin OY VERME HAKKININ BÜTÇELERİNİ DENGELEYENE KADAR DONDURULMASI CEZASININ KONULMASI teklifi , yani Lisbon Anayasasına bir
SOPA ve DİŞ TAKILMASI , mali kurala uymayan ülkelerin DEMOKRATİK OY VERME HAKKINDAN VE EKONOMİK KARARLARDA SÖZ SÖYLEME HAKKINDAN geçici olarak yoksun edilmeleri ...!
(Avrupa Birliğinde En düşük bütçe açıklı Almanyanın 2010 bütçe açığı % 4.5 den fazla ....! Toplam Borcu ise 2009 da % 155...! idi. ancak Almanyanın borcunun bu sene(2010) da yine de % 90 ... gibi çok yüksek bir oranda olacağı hesaplanmakta ...! )
ANLAYACAĞINIZ BU ZORUNLU KURALIN GETİRİLMESİNİ İSTEYEN ALMANYANIN KENDİ DURUMU BİLE GELECEK İÇİN HİÇ DE İÇ AÇICI DEĞİL .... GÖSTERİMLİK VE UYGULANMASI VE KANUNLAŞTIRILMASI SADECE LAFTA KALACAĞA BENZER BİR TASARIM OLARAK GÖRMEK DAHA GERÇEKÇİ OLUR .
NASREDDİN HOCANIN BİR FIKRASI VARDIR HERKES BİLİR ( DOSTLAR ALIŞ VERİŞTE GÖRSÜN DEMİŞ....) .

Maliye Bakanlarının ülkeleri Ekonomik bunalım içinde iken , adeta elleri kolları bağlı durumda almış oldukları kararın ilerde temsil ettikleri ülkelerce kabul edilip edilmeyeceği şimdilik büyük bir soru işareti olmakla beraber , böyle bir zamanda bu kararın alınması , Birliğin ne denli bir bunalım içine girdiğini göstermesi açısından önem taşıyor .

Günümüzdeki küresel KUR DEĞERİ savaşlarının , önümüzdeki ay G20 ve G8 toplantılarına yansıyacağı ve özellikle Petrol gibi Dolara endekslenmiş küresel EMTİA (commodity)- Bütün dünyada nerede veya hangi ülkede üretilirlerse üretilsinler ARALARINDA TEMELDE BİR KALİTE FARKI OLMAYAN TİCARET MALI ŞEKİLLERİ ( Petrol- Bakır- Altın- Pirinç-Buğday gibi ) fiyatlarına etkisinin de tartışılacağı kesin . Dolara indekslenen petrolü üreten OPEC ülkelerinin KUR SAVAŞLARINI ÇOK YAKINDAN TAKİP ETTİKLERİNE DE ŞÜPHENİZ OLMASIN .


ANLAYANA SİVRİSİNEK SAZ ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ ....

PS , Türkiyenin 2009 Bütçe açığı % 5.5 idi bu sene en az % 7 den fazla bir kalkınma GSYİH hızı ile beraber , bütçe açığının 2010 da % 5 in altında olacağı hesaplanmakta Toplam dış Borç ise 2009 da GSYİH nın % 45 i idi . ( Ülkelerin BORÇLARININ KARŞILAŞTIRAN TABLO EKTE )

Ekte orijinal Haber ( 18 Ekim 2010)

Sarkozy backs Merkel on economic reform

FRENCH PRESIDENT Nicolas Sarkozy has aligned himself with German chancellor Angela Merkel in her push for changes to the European treaties to fortify the EU’s economic system.
In a joint declaration issued in Deauville last night, the two leaders said they had reached a new consensus on measures to strengthen Europe’s system of economic governance.
The emergent alliance between Berlin and Paris came as EU ministers and their officials advanced a political agreement on new sanctions at a meeting in Luxembourg chaired by European Council president Herman Van Rompuy.
This agreement, still subject to the approval of EU leaders at a summit next week, can be introduced without any changes to the European treaties. Mr Van Rompuy described it as “a great step forward” in the EU’s economic system and “the biggest reform” of the euro since the single currency was created.
Mr Van Rompuy will present the measures to the summit, a meeting at which leaders will discuss further initiatives to establish on a permanent basis the ad hoc rescue fund for any distressed euro member.
“Sanctions will be more automatic, they will bite more quickly than they do at present,” euro group president Jean-Claude Juncker told reporters last night in Luxembourg.
The deal also places greater emphasis on debt levels and other macro-economic indicators when Brussels oversees the public finances of member euro members. “An early warning system will detect the risk of real estate bubbles or of unsustainable patterns on the balance of payments, or strong divergences in competitiveness,” Mr Van Rompuy said.
This was the biggest innovation, he added. “These types of risks were neglected in the first decade of the euro.”
EU economics commissioner Olli Rehn said the debate on sanctions now moves to the European Parliament and called for a constructive negotiating stance from MEPs and the council of EU governments.
Governments hope to introduce the new sanctions regime by 2012.
It will follow a new initiative next year in which EU governments will submit draft annual budgets to Brussels in every spring.
Although the agreement reached in Luxembourg waters down Mr Rehn’s original proposal for quasi-automatic sanctions against governments that persistently breach EU budget rules, he insisted the final outcome was “broadly in line” with his plan.
The deal reintroduces a greater than foreseen element of political discretion over sanctions, with a qualified majority vote by ministers required to place a government in the EU’s excessive deficit procedure and a similar vote required to find that a government is in persistent violation of the rules.
Sanctions can be blocked but only by a reverse qualified majority vote, meaning ministers have to vote not to impose a penalty suggested by the commission.
In Mr Rehn’s original plan, there was much less scope for political discretion.
Having pushed for sanctions to be imposed on a more automatic basis, Germany had resisted such measures but softened its stance as Mr Sarkozy came on board to back Dr Merkel’s push for treaty changes.
In contrast to the ministerial agreement reached in Luxembourg, the Franco-German initiative could not be invoked without changes to the EU treaties. Such measures are resisted in many European capitals, Dublin among them, not least because any such change would require a referendum in Ireland.
In addition to pushing for the establishment on a permanent basis of the ad hoc rescue fund, Paris is now supporting Berlin’s call for the development of an orderly insolvency procedure in the euro zone.
This is something resisted by the European Central Bank, but Mr Sarkozy’s decision to support Dr Merkel is likely to have the immediate impact of pushing it up the political agenda.
The joint declaration from Berlin and Paris caused some surprise in Luxembourg, as both countries were perceived to have adopted – in the words of one source – a “less than co-operative” stance in the talks.
Mr Sarkozy and Dr Merkel said it would be necessary to revise the Lisbon Treaty before 2013 in order to allow for a “permanent and robust mechanism” to punish states for excessive deficits.
Sanctions for serious breaches could include the suspension of a member’s voting rights, something requiring treaty change.
“The necessary amendment to the treaties should be adopted and ratified by member states in accordance with their respective constitutional requirements in due time before 2013,” they said.

19 Ekim 2010 Salı

HANGİ CUMHURİYET'İ KUTLAYACAĞIZ...

'' Cumhuriyet'imizi sadece vals yaparak koruyanlara...TDK ''

Koruyamadığımız,
iğdiş edilen,
ırzına geçilen,
düştüğü hallerini göremediğimiz,
görsek bile görmezden geldiğimiz,
ve halen susarak seyrettiğimiz CUMHURİYET 'i mi ...

Siz kutlayın,
ben bu orta oyunu haline getirilen törenlere,kandırmak için oynanan oyunlara razı değilim...
***

Yıl 1988.

İçinde 2000 kişinin çalıştığı,50'ye yakın teknik ve idari personelin bulunduğu bir şantiye.
Bir kişi baret kullanırdı.
Ben...
Yurt dışı şantiye çalışmasından alışkanlık olan baret ve emniyet botlarımı (safety shooes dedikleri)hep kullanırdım.

Bir gün bir kalfamız kaza geçirdi ve hayatını kaybetti.Ertesi gün savcı olay yerine gelip tutanak tutacağı için,verilen bir emir ile,2000 kişi baret takmıştı,bir kişi hariç.
Ben...
O 2000 kişinin,ama en çok da yetkililerin kafalarında baretler birer yumurta gibi görünmüştü bana.
İğreti,
sahte,
yapmacık
ve rol yaptıkları için komik ve zavallı...
Onların hepsi eğitimli akıllı idi,
ama baret takmaları için bir ölümcül olay olmalıydı demek ki...

Eğitim cehaleti alıyordu ama bir şeyler baki kalıyordu...

***

Yıl 2005.
Tam beş yıl önce.

İlk yazımı 28 Ekimi 29 Ekime bağlayan sabah yazmıştım.
(bknz.sayfa sonu EK).
http://tdkalemoglu.blogspot.com.tr/2016/10/29-ekimcumhuriyet-bayrami-ve-bayrak.html

Bana bunu yazdıran iki kişi idi.
Çağdaş,
laik,
Atatürk çü(!!!),
eğitimli,
beyefendiler...
Ancak,
iki beyefendi bayrak konusunda ve bayramlarda bayrak asma konusunda küçümseyici yorumlar yapmışlar ve düşünmeye itmişlerdi beni...Elbette şaşıracaksınız,ben de şaşırmış idim zaten...
Aslında onlara(ve onun gibiler) teşekkür etmem gerekir.Kafamda soru işaretleri bırakmışlar,düşünmemi sağlamışlar idi...

Bu gün bu ülkede bayrağımızı bir bez parçası olarak görüp '' el adamı '' nın dikte ettiği ve benimsettiği bazı bez parçalarını,çağdaşlığın ve-veya dinin simgesi olarak kullananlar,akıllarının vaftiz edildiğini-devşirildiğini ve-veya inançlarının bağnazlaştırıldığını muhtemelen anlamayacaklardır. Anlayanlar ise içlerine kapanacaklardır kullanılmışlığın ezikliği ile.
Farklı gibi görünen iki anlayışın aynı '' el adamı '' nca yönlendirilebilme ihtimalini hiç bir zaman kabul bile etmeyeceklerdir...

Birinin diğerini dinsiz imansız,
yani laik diye tanımladığı...
Ötekinin diğerini '' ayakkabılarını '' kapısında bırakan olarak küçümsediği...
Oysa her iki gurubun '' ayak kapıları '' nda,
kimin,
'' el adamı '' nın öyle veya böyle '' ayak kapıları '' nda beklediği,
medet umduğu,
tatmin olduğu,
iyi insan olduklarını var saydıkları,
dindar oldukları,
çağdaş oldukları...
'' nı '' sandıkları...
Bizim ülkemizin insanları...
Kendileri ile beraber ülkeyi de '' ayaklar altına '' aldırarak...

Birbirlerinden uzak kalan halklarız hepimiz...
Halktan uzak halklarız biz...
http://tdkalemoglu.blogspot.com.tr/2016/08/halktan-uzak-halkz-biz.html

İçlerine,akıllarına tohumlarını bırakan,

-Eşek Arısı [ Hymenoepimecis ]- ları fark etmeyen zavallı örümcek misali...

Bunlar mı koruyacak(idi) bu Cumhuriyet'i...
Bunlar ile mi kutlamalar yapacağız...

***
Bu gün ayaklar altındaki Cumhuriyet ve hakkı korunamayan bayrak...
Bunu algılayamayan onca eğitimli insan...
Algılamaları için ölümcül bir olay mı olmalı...

Allah korusun,
eğer bu ülke bir gün ölümcül kötü bir olay yaşar ve
hepiniz bayraklara sarılır,evlerinize asarsanız...
Biliniz ki beş senedir penceremden inmeyen bayrağı indiren bir kişi olacak...
Ben...
Ve bu gün takmadığınız o bayrak o gün sizlerin üstünüzde iğreti duracak...

Yanlış yazdım,kusura bakmayın.
Sizler bayrak yanında iğreti duracaksınız...

Evet,
eğitim cehaleti alıyor,
ama...
Bir şeyler baki kalıyor...

***
tehlike
sadece yobaz da değil
yobazı hem hedef gösterende ve aynı zamanda kullananda...
bağnaz düşünceyi gören akıl
neden görmez hem bağnazı hem kendini kullanan '' el adamı '' nı asıl
akılları mı kıt bunca insanın bilinmez
ama belli ki ve belki de
zayıf

göreceksiniz
bağnaz ile ülkeyi yoldan çıkaran '' el adamı ''
bağnaz sın diye suçlayacaklar tüm ülkeyi
hazırlanmaktalar bunu da
yapacaklar bir gün savaş sebebi

sizler
kullanılan
'' el adam '' ' ı özentisi olan
beyefendi(ler),
hanımefendi(ler)

kullanılmış-lığınız-ı anladığınız an

sinmiş silik bireyler olarak çökeceksiniz köşelerinize
korkarak...

anlamayanlar ise devam edecekler '' el adamı '' nın yoluna
mutlu ama kullanılmış insanlar
olarak...

***

Bakın bakalım bu gün etrafınıza,evlere,kaç asılı bayrak göreceksiniz...
Üç,
beş,
yirmi beş...
Daha fazla değil...
Ya siz
siz astınız mı...
Gerek bile görmediniz
hatta aklınıza bile gelmedi bu bayramda da
değil mi...
Oysa o evlerin içinde yaşayanların en az bir kişisi vardır sülalelerinde,
şehit veya gazi olan...
O evlerdekiler bu bayrak için canlarını verenler sayesinde
yatmaktalar sıcak yataklarında halen...
Ve onlar Cumhuriyet'e sahip olmadıkları gibi kutlamazlar bile
keyif sürerken...

Çok çok az istisnalar hariç...
Onların Cumhuriyet Bayramları kutlu olsun...

Ben kendimce,'' el adamı '' nın kullanılanı ve ayaklara düşeni olan,
http://tdkalemoglu.blogspot.com/2010/03/el-adaminin-pezevenki.html

kendi değerleri yerine onun değerlerinden gücünden sisteminden medet uman,
http://tdkalemoglu.blogspot.com/2010/10/tuner.html

emanet edilen Cumhuriyet'i koruyamayan,
olanları algılayamayan,
http://tdkalemoglu.blogspot.com/2010/09/fareler-davranslarnn-sonuclarn-tahmin.html

bağımsızlığını yitiren bireylerin ve ülkenin bir ferdi olarak...

Beyhude Cumhuriyet Bayramları kutlamalarını,
aksi olana kadar yapmak istemiyorum...


Tuncay D.Kalemoğlu

29.Ekim.2010

***
EK;
http://tdkalemoglu.blogspot.com.tr/2016/10/29-ekimcumhuriyet-bayrami-ve-bayrak.html

29 Ekim,CUMHURİYET BAYRAMI ve BAYRAK?


Tam bir yıl geçti 29.Ekim.2005 den bu yana.


Bir yıl önce bu sabahın ilk saatleri benim düşünce ve
duygularımın satırlara döküldüğü anlardır. Yatağımda yatarken ve pencereme asılan bayrağımıza bakarken dökülen duygu ve düşünceler...Kendimce doğrularımın kelimelere döküldüğü an...

Çevremde bulunan binaların neredeyse yüzde 90 veya fazlasının
bu bayram veya benzerlerinde bayraksız olması ve bayrak sevgi ve saygı duygusundan
yoksun olması beni rahatsız etmişti. Aslında bu rahatsızlıktan öte tanıdığım birçok kişinin
en basit ve olması gereken bayrak sevgisi ve bağlılığı duygusundan uzak olmaları ve hatta
bu konu konuşulduğu zaman umursamaz, küçümser tavırlar takınmaları idi beni düşündüren.

Gerek bayrak sevgisi, ona bağlılık duygusu, gerekse diğer ulusal değerler den uzak olunması, yıllar süren bilinçli ve akıllı planlanan birçok oyunların ülkemizin ve ülke insanımızın üzerinde olması istenilen örtü değil midir. Bu örtüdür ki kaybolması, yok olması istenilen ulusal birlik ve beraberliği kapatmaya çalışmıştır.Dini inançların yobazlara kaldığı ve inancın itici olduğu düşüncesi,ulusal değerlerin aşırı uçların himayesinde olduğu iddiası, küçümsenmesi ve yüreklerde yer almaması, yıllarca bu ülkede oynanan olağanüstü çaba ve politikaların sonucu değil midir.

Yakın tarihte bu ülke insanları sağ, sol ideolojileri ve mezhep kavgaları ile birbirlerine kırdırılmadılar mı? Bugün de laik - anti laik, dindar dinsiz ve azınlık oyunları(kürt-türk) ile birbirinden koparılmak istenmiyor mu?

Oysa bir ülke yi ve ülke insanlarını birbirine bağlayan, inanç, bayrak, ülke, vatan sevgisi,ümmet olmaktan kurtaran millet olmayı sağlayan değerler değil midir.Bütün bunları başaran ve ülke üzerindeki bu gün mevcut olan o lanet örtüyü, bir zamanlar kaldıran Atatürk ve onun düşüncesi, aklı ve yolu değil miydi.Evet, onun düşüncesi ve aklı idi. Tanıdıkça, öğrendikçe saygı duyulacak ve izlenecek aklı ve düşünceleri, eylemleri idi.

Yakın tarihte hangi şehre veya kasabaya gitsem, şehrin en belirgin tepe veya noktasında büyük ve yüksek Türk bayrağı dalgalanmaya başladı. Ayrıca özel sektör iş yerlerine normalin dışında Bayraklar asıyor. Her ne kadar konutlarda az olsa da.Bir yıl önce bana bu duygularımı yaşatmış ve ortaya çıkmasını sağlamış olan görüntüler ve insan guruplarından(!) sonra, ülkesini seven ve karşılıksız çaba gösteren yurtsever insanların varlığını görmem, hissetmem benim en büyük umudum dur.

Bu gün ülkemi ve ülkem insanımı sarmış olan birçok tehlikenin içinde olanların da aslında tehlikelerin farkında olmayışı, yani kötü niyetli değil, ancak iyi niyet ve aymazlık kurbanı olmaları beni umutlandırıyor. Bu ülkenin değerleri dışındaki oluşumların(küresel güçlerin oluşumları) ve ayrıca yobazların oyunlarının esiri olan birçok insanın özünde taşıdığı vatan sevgisi ve ulusal terbiye, en ufak bir kıpırdanış ta ortaya çıkacaktır.

Gazi'nin Kurtuluş Savaşını başardığı yaşam sürecindeki şartlar ve insanlarımızın durumu ile bu günkü durum arasında büyük farklılıklar olmasına rağmen, değişmeyen ve değişmeyecek olan tek şey bu ülke insanının içindeki bağımsızlık ruhudur. Değil midir ki bu ruh ve öz güven 85 yıl önce ülkeyi işgal etmeye gelenleri def-etmiştir. Ve inanın Türk halkın da bulunan bu ruh ve inanç, bu gün pis emellerini uygulamak isteyenlerin en büyük korkusudur. Hiç bir örtü bu ruhu ve gücü kapatamayacaktır ve yok edemeyecektir.

Bunu yok etmek isteyenlerin 11.Kasım.1938 ' den, yani Gazi'nin ölümünden sonra başlattıkları karşı devrim çalışmaları mutlaka başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Bunu görmek en büyük arzum dur.Ve bunun için bu gün her bir yurtsever birey elinden gelen bireysel ve toplumsal çabayı sarf etmeli, ulusal değerlerine sahip çıkmalı, bayrak ve vatan kıymeti bilmelidir.

Saygı duyulan ve takılan hiçbir bez parçası bayrağımızdan...

Saygı duyulan ve peşinden sürüklenen hiçbir simgelenen bez, başka ulus ve insanların kurduğu tarikat ve kurum değerleri bizim bayrağımızın hak ettiği, hak ettirdiği, şehit kanı ile onurlanmış değerinden, üstün olamaz...

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun...

Tuncay D.Kalemoğlu
29.Ekim.2006

7 Ekim 2010 Perşembe

KİMİ TÜNER... KİMİ KONAR...

'' Üzerinde esvap olan,ama içinde insan olmayanlara...
Ve onlara inanlara... TDK ''

her biri bir yere
tüner
kuşlar gibidir fikirler akıllar düşünceler bireyler
insanlar
kimi serçe gibidir
ürkek
kimi baykuş gibidir bakar geceleri etrafı
süzerek
kimi kartal gibidir yükseklerden
uçar
bazısı yarasa gibidir sevmez gün ışığını gözlerini
kapar
bu böyle uzar gider
kimi akıl ve yürekler sığınacağı değerlere
atasına anasına babasına özüne
konar
kimileri bir başkasının gücüne
tüner
ama sonıuçta her biri bir yere
ya konar
ya da tüner

ok gibi sivridir kalemin ucu
biri yumuşaktır
serttir bir diğeri
kuşlar gibi uçan fikirlere
önce akıl sonra yürek can verir
yazar kalemin ucu
satırlar doğru yere gider akıllarda erir
ülke için yananlar ülke değerlerine
konar
el adamının hizmetkarı el adamının dalına
tüner...

yayda ki ok gibidir akıl ve fikir
hazırdır
gerilir yazılmaya ve atılmaya satırlar her an
el dir ikisinide ileten hedefe
biri gerer
diğeri fırlatır
gören göz ve akıl değerlendirir
hangisi doğru
hangisi yanlış
fikirlerin doğruluğu
değerlendirenin doğruluğu kadardır
fikir sahibi
fikrinin doğruluğunun oranında alır rolünü
oyunda
yazılan uçan bazı fikirler kendi dalına
konar
satılık soysuz fikirler el dalına
tüner...

kimi satırlar bağnazdır
kimi satırlar akıl dolu ilim dolu
bazıları inanç
bir diğerleri bir diğerinden güçlü
özüne bağlı
kimisi sahte ve yapay sevecen
takiyyeci
hedef için karşı aklı çelen
mayası sağlam olanın kalemi aslına özüne
konar
mayası bozuk olanın kalemi el gücünün dalına
tüner...

kalem ok gibidir
doğru ve sağlam ise yalpa yapmaz
hedefe gider
akıl inanç ve yürek yay gibidir
güçlüyse eğer
çektiği ok gideceği hedefi deler
kiminin yüreğini yakar
kiminin aklını çeler
kiminin gönlüne girer
kiminin gözüne girer
kiminin ise...

***

Eski bir yazımdan alıntı;

EL ADAMININ PEZEVENKİ...mart,2010,TDK.
http://tdkalemoglu.blogspot.com/2010/03/el-adaminin-pezevenki.html 
(tıklayınız)

***Anlamadınız
El adamının uzattığı ve bir gün kırılacak her sahte dala 
Tüner-ken tutunmak...

Düşündünüz ki hepsi güzel giyinen ve konuşanlar
Onurlu idi
Yurtsever idi
İnançlı idi
Dindar idi
Erdemli idi

Nezih-i-di
Oysa güzel esvaplar içinde ağzı laf yapan-lar-ın bir çoğu
İnsan değildi
Adam değildi


***
kalemi yönlendiren birlikte olanlar dır
akıldır
bilimdir
onurdur
inançtır
yürekdir
ve biraz da duygu
biri eksikse diğeri olmaz
yazılmaz
kuş kanatları gibidirler her biri
tek ve eksik kanatla
uçulmaz

düşünce durmaz ürer
doğru sanılan yere konacağını umut eden akıl(!)
geç kalınsa ve anlaşılsa bile hata bir gün
yanlış adama
yanlış mekana
tüner...

akılsız olan yanlışa gider
yazan kimi kalem doğruyu
kimi yalanı yanlışı söyler
doğruyu seçecek olan akıl dır
kimileri el adamının menfaatine '' taraf '' dır
kalemini satar
satılık olan menfaat güder

zayıfın geri dönüşü zordur
aslını inkar eden soysuzdur...

onlar 
'' el adamının '' tezgahından ürer...
asıl zayıf karakterli soysuz olan ve mide kaldıran
ülke değerleri ve halkının gücü yerine
el gücünün üzerine...

tüner...

Tuncay D.Kalemoğlu
Ekim,2010

--------------------------------------------------------------------

'' El gücü ile gerdeğe girilmez...''
'' bir anadolu halk sözü ''

3 Ekim 2010 Pazar

EN GÜZEL DOĞUM GÜNÜ HEDİYESİ...

'' Aslında çok büyük olan '' küçük mutlulukları '' tatmak isteyenlere...(TDK) ''

Nereden baktığınıza bağlı.
Bu gün yaptığım alışveriş bu güne kadar kendim için yaptığım en güzel doğum günü hediyesi alışverişi idi...

1 adet tıraş bıçağı ve jileti
1 adet arko traş köpüğü
1 adet arko traş kremi
1 adet arko traş losyonu
1 adet deodorant
1 adet diş fırçası
1 adet tüp diş macunu
1 kutu OK-prezervatif
1 adet traş çantası

***
BABA JİLET İLE KESEBİLİRMİYİM ARTIK

On altı yaşına gireli bir ayı geçti.Yüzündeki tüyler yeni oluşmaya başladı.Jilet ile hemen almamasını, alırsa hızla artacağını önermiştim bir müddet önce büyük oğluma.

Bu sabah tekrar sordu;

'' Bıyıklarımı jilet ile kesebilirmiyim artık baba? ''

'' Tamam,olabilir '' dedim ve ,'' Ama kendi traş takımlarını kullan artık,dur ben sana bu gün ilk traş setini alayım. '' dedim.

Aslında ona bir erkek için gerekli bir traş çantası ve içindekileri almaya karar verdim o an.

***

EN GÜZEL DOĞUM GÜNÜ HEDİYESİ...

Çok hevesli değilimdir her yıl kutlama yapmak için.En yakınların ile olmak ve basit bir kutlama hep yetmiştir bana.Elli dört yaşıma girdim.Bir kere fakülte yaşantımda bu işlerde pek faal ve istekli bir arkadaşım sürpriz yapmıştı bir kutlama partisi ile.Bir kere de ellinci yaş kutlaması yapmıştık aileler,akrabalar,çocuklar ile,epey bir kalabalık idi.İkisi de çok güzel geçmişti açıkcası.

Onun dışındakiler bazen yalnız,bazen bir-birkaç dost ile,bazen anne baba,son yıllarda ise aile arasında oldu hep.

Ama,
ama bu günkü anlamlıydı bir farkla.
Kendim için doğum günü hediyesi almaya çıkmıştım çarşıya...

Büyük oğlum için bir tıraş takımı seti almaya...
Bu şans idi doğum günümde...
Bluğ çağına gelen ve ihtiyaç hisseden bir oğula sahip olmak ve
bu tıraş setini ona alabilmeyi yaşamak.

Ondan ötesi bunu farkedip tadına varmak...

En büyük doğum günü hediyem...
Şükür...

Tuncay D.Kalemoğlu
03.Ekim.2010

------------------------------------------------

Hayat,
ne dündür,ne bu gündür,ne de yarındır...
Hayat,
yaşanan andır...

Tuncay D.Kalemoğlu
------------------------------------------------




2 Ekim 2010 Cumartesi

İHANET EDİLDİ - SAVAŞILACAK...

'' Değerlerini koruyamayanlara,kıymetini bilemeyenlere... TDK ''


siz
hepiniz
millet olarak ihanet ettiniz
biz
hepimiz
ihanet ettik
tarihimize
emanetimize emanetlerimize
atalarımıza

türkülerimize
ev yemeklerimize
savaşan dedelerimizin döktükleri kanlara
yavuz zırhlısına
nusret mayın gemisinie
yemen türküsüne
inebolu'dan ankara'ya mermi taşıyan kadına
kağnı arabasını çeken öküzlere bile
sarıkamış'da donan doksan bin vatan evladına
dumlupınar'da halen kanlarının nemi olanlara
tarhana çorbasına
çelik çomak oyunlarımıza çocukluğumuza
bayram mendillerine
pamuk ellerini öptüğümüz ninelerimize
nikotinli parmaklarını tutuğumuz dedelerimize
komşuluk ilişkilerimize
aşure ikramlarına
yerli malı haftamıza
yerli mallarımıza
bir dilim ekmek üstüne vita yağı,salça,şeker sürüp veren
terlemişsin çocuğum deyip sırtımızı kurulayan
komşu teyzemize
bafra,birinci,maltepe sigaralarımıza
topaçlarımıza,misketlerimize,tel arabalarımıza
radyolarımıza
dinlenilen radyo tiyatrolarımıza
yurttan seslere akşam üstü çalan fasıllarımıza
hikayelerimize masallarımıza öykülerimize şiirlerimize
ihanet edildi
el adamı özentisi insanlar
ihanet edildi ihanet...

cahit külebi'ye ve edebiyatımıza
okul önlüklerimize beyaz yakalarımıza
beslenme çantalarımıza
her sabah okuduğumuz andımıza
köy enstitülerimize
hitit tarihine
sümer tarihine
çanakkale tarihine
fatih sultan mehmet'in istanbul'a girdiği kapıya
peygamber'in (sav) emanet ettiği dinimize
gazi'nin ve silah arkadaşlarının cumhuriyet'ine
ihanet ettiniz
ihanet ettik

gazi'nin bir tek kendisi için aldığı oyuncağına
savorana'ya bile sahip çıkmadınız
içinde orospular ile
alem yapılmasına izin verdiniz
zihin ve akıllarınızın
inançlarınızın
iğdiş edilmesine izin verdiğiniz gibi
siz
siz kendinizi millet mi sanıyorsunuz
siz
el adamının kullanılanlarısınız
el adamının biat edenlerisiniz
kurtulamayacak kadar işin içine batanların
beyhude çabaları sonuç vermez
değiştirmez
size emanet edilen
kıymetinizi
kıymetlerinizi bile bilemeyen
koruyamayan
kullanılanlar
geri dönüşü olamayanlar
mide bulandırıyorsunuz
midemi bulandırıyorsunuz

adınızı kendiniz
kendi kendinize sizler koyunuz...

marşlar söylemeyiniz
dini törenler yapmayınız
nutuklar hele hiç atmayınız
felsefi konuşmalar
iyi insan rolleri
memlekete hizmet ediyorum edeceğim sözleri
söylemeyiniz
demir ağlar falan da örmediniz
değil yenisini yapmak
on yılda örülen ağları bile tamir etmediniz
siz kimi kandırıyorsunuz
'' içimizde '' diye de bağırmayınız
içiniz dışınız bile kalmadı
rol yapanları
rol yaptığınızı
yaptırıldığınızı bile fark etmeden
ömür geçirdiniz
millet olarak
ihanet ettiğinizi fark bile edememekten
ayaklara düştünüz
milli marşımızı bile söylemeyiniz
el adamının sistemine hizmet eden
kullanılanlar
düşünen düşündüğünü sananlar
insanlar... !

pisliği temizlemek mi istiyorsunuz
tekrar millet mi olmak istiyorsunuz
istiyoruz...
bedeline katlanacaksınız
katlanacağız...

ister birbirinizi avutun bilmiş tavırlarınızla
ister kendi kendinizi uyutun aymaz yaşantınızla
ve
kafalarınızı sizler için uygun nereye sokarsanız sokun
kıçınız dışarıda
kumdan başınızı çıkaracaksınız
yoksa
bu gün sessiz sedasız üzerimizden geçen yedi düvel
yarın davul zurna çalarak geçecek üzerinizden
ve
ayırt etmeden

çaresi yok

'' ORTAĞIN ÇOCUKLARI '' olanların-olmanın bedeli ödenecek... (*)

ihanet edildi...
savaşılacak...


Tuncay D.Kalemoglu
Eylül,2010

----------------------------------------------------
(*)

'' ORTAĞIN ÇOCUKLARI '' , kitap ,eylül 2010,Mustafa Yıldırım ,UDY Yayınları

1 Ekim 2010 Cuma

CAHİT KÜLEBİ SOKAĞI - ANTALYA

''Edebiyat sevenlere,ona emek verenlere... TDK ''

KENTİN FARKEDİLESİ GÜZELLİĞİ…

Antalya’da yağmurlu bir akşam,
Şubat 2010.

Tarihi Antalya Lisesi önünde yürürken, bir dükkândan gelen müziği dinlemek için durduğum zaman, tramvay yolunu ve caddeyi izledim. Şemsiye üzerine düşen yağmur sesi, tramvayın çan sesine karışırken müziği dinlemek istemem bana Antalya’nın ağaçları arasındaki caddenin görüntüsünü fark etmemi sağlamıştı…

Ve caddeye çıkan ‘’ Cahit Külebi’’ sokağını.

İşte o an içimde
iyi bir fotoğraf çekebilme yeteneğine fotoğraf makinesine sahip olabilme arzusu oluştu.
Veya bunu resmedebilecek bir ressamın fırça yeteneğine, yaratıcılığına…
Ya da o güzelliği en olur haliyle satırlara dökebilecek, mısralarda anlatabilecek yeterli beceri ve kalem gücüne sahip olabilmek…

***

CAHİT KÜLEBİ’NİN ANTALYA’DAKİ SOKAĞI

ancak
görsel bir sanat gösterebilirdi onu
ve bir çift göz yakalardı sokaktan geçerken
tramvay yolu üzerinde
raylarda kayan vagonların
görürdü siluetini
duyardı sesini
ve
Cahit Külebi’nin isminin
Antalya Lisesi duvarına yaslanan dar sokağının resmini
yağmurda
çiseleyen yağmuru
sokak lambalarının ışığında parlayan ıslaklığın
ıslak ağaçların ve yapraklarının güzelliğini
akşamın karanlığında
Antalya şehrinin
caddeye sarkan güzel sokağı
ve okurdu ismini taşıyan şairin
sokağının ismini

‘’Cahit Külebi Sokağı’’

yılları saklayan

ve şehrin ta kendisi kokan
nice öncesine ait
yaşanmış ve halen yaşayan
içinde yaşanan eski Antalya evleri ile


o an

bir kere daha hissettim yıllardan sonra
Antalya’yı

ne kadar benimsediğimi
sokaklarını hissederek yürürken
yağmurun görüntüsü ile
ve esnafın tezgâhlarını misafir eden Külebi’yi
şairin kendi ismi ile

bunları bütünleyen caddede yürüyen insanların
telaşını
bazılarının salınarak keyifli gezintisini

şemsiyelerinin altında
neredeyse hiçbirimizin yapmadığı
bu yürüyüşüm gibi


ve hepsini sarmalayan
dükkândan caddeye taşan

melodinin verdiği haz
o da her zaman çalmaz ki
çalsa da insan her zaman

haz duymaz ki

belki

fotoğraflanamayacak ve resmedilemeyecek olsa da tarafımdan
bu görüntüler
eminim sizler

resimlersiniz hayalinizde kendinizce
ve seslendirirsiniz kulağınızda
hayal gücünüz ve keyfinizce
satırlarımda…

(TDK)

***

CAHİT KÜLEBİ SOKAĞI

Yürümeye devam ederken karşımda duran bir güzellik…
Durdum,
Antalya Lisesi kuzey cephesi duvarının dibinden geçen dar bir sokak adı.
Baktım ve düşündüm,
‘’ CAHİT KÜLEBİ SOKAĞI ''.
Güzel bir sokak ismi.
Ve sokakta akşamın yorgunluğunda tezgâhını toplayan satıcılardan ikisine;

‘’Bu ne kadar güzel bir sokak ismi beyler’’ dedim.

İlgime ilgisiz kalmadılar, bana baktılar ve içlerinden biri;

‘’ Ağabeycim, Cahit Külebi Antalya Lisesi öğretmeni iken eşi için bu sokakta bir şiir okumuş, işte bu yüzden bu sokağa onun adını vermişler.’’ dedi.

Ağzımdan, ‘’ Yapma.’’ diye şaşırmam ile beraber,

‘’ Cahit Külebi Antalya Lisesinde öğretmenlik mi yapmış? ‘’ diye soruvermişim.

Diğer esnaf;

‘’Evet, ağabey, dört sene önce Ataol Behramoğlu’da gelip bu tabelayı buraya elleri ile çaktı’’ dedi.

Tekrar şaşırmıştım.
İyi de niye şaşırmıştım?
Edebiyat, şiir ve şair bilgisi fukarası ben, ancak Cahit Külebi’nin ismini görüp bunu değerlendirebildiğim ile avunmalıydım. Ayrıca sokaklarda yürümek ve insanlar ile göz göze gelip sohbet etmek varken, arabadan işe, eve veya bir yerlere koşturarak gidip duranlardan değilmiydim?

Kısa bir yürüyüş ve esnaf ile sohbet ne keyif ve ne öğreti katmıştı yaşamıma. Sadece yirmi dakikalık bir kazanç, bana Cahit Külebi’yi okutmayı öğretmişti ve başlatmıştı bile işte. Bunu paylaşmalıydım bazı dostlarım ile. Öyle de yaptım.

Paylaştığım bir Antalya'lı dostum;

‘’ Bizim edebiyat öğretmenimizdi Cahit Külebi. Antalya Lisesinde sekiz veya dokuz yıl öğretmenlik yaptı. Adam gibi birisiydi, iyi bir insandı. Atatürkçü idi.’’ dedi.

Okumak için karıştırdığım arşivlerinde gözüme çarpan bir Külebi şiiri;

***
MUSTAFA KEMAL

Bir gemi yanaştı Samsun’a sabaha karşı
Selam durdu kayığı, çaparı, takası
Selam durdu tayfası.
Bir duman tüterdi bu geminin bacasından, bir duman
Duman değildi bu!
Memleketin uçup giden kaygılarıydı.

Samsun limanına bu gemiden atılan
Demir değil!
Sarılan anayurda
Kemal Paşanın kollarıydı.

Selam vererek Anadolu çocuklarına
Çıkarken yüce komutan
Karadeniz’in halini bir görmeliydi.
Kalkıp ayağa ardı sıra baktı dalgalar
Kalktı takalar,
İzin verseydi Kemal Paşa
Ardından gürleyip giderlerdi
Erzurum’a kadar.
( Cahit Külebi )

Düşüncelerimi paylaştığım başka bir dostum, Antalya'lı ressam,heykeltıraş ve şiir aşığı dostum,bir çok katkı dolu sözlerinin arasında şunları da söyledi bana.

‘’ Bir kent de yaşamak ile bir kenti yaşamak aynı değildir.
Dolaşmalı, gezmeli görmeli, yaşamalı ve insanlar ile temas içinde olmalıyız.’’
dedi.

Ve devam etti;
‘’Ortak bir dostumuzun (Tülin ablamızın) babaannesinin bir sözü var dostum,

Kıyafet ile zarafet ile
Kişi can’a aziz olmaz
Bu bir fevzi ilahidir
Bunu bakkal satmaz

Herkes halkın içine karışmalı, dolaşmalı.’’ dedi.


Cahit Külebi’nin günümüze de uygun düşen şu dizeleri ile bitireyim yazımı…

HARP İÇİNDE

Babalar evlerine mahcup döndü her akşam
Harp içinde.
Anaların sütü kesildi,
Çocuklar ağladı,
Erkekler askere gitti.
Kadınlar bir deri bir kemik.
Harp içinde kızlar sarardı.

Savaşanlardansa
Ancak bir hatıra kaldı.
( Cahit Külebi )

Artık fazla söze ne gerek. Toprak'dan anadan babadan Antalya'lı olanlar ile sonradan Antalya'lı olanların bilemedikleri veya fark etmedikleri bu sokak ve kendisi için, bir ‘’Cahit Külebi Günleri’’ mi gerekir anısına acaba bu şehirde.

Dostları, sevenleri ve sevecekleri için?


Saygılarımla,
Tuncay D.Kalemoğlu
Ekim,2010 - Antalya